

The Killer filmi geçtiğimiz cuma Netflix’te yayına girdi. Sinema izleyicileri tarafından büyük bir merakla beklenmesinin pek çok nedeni var. Bunlardan biri şüphesiz David Fincher tarafından yönetilmesi. Gone Girl, Zodiac, Seven ve Fight Club gibi kült filmleriyle adından söz ettiren Fincher, yine heyecanı had safhada tutuyor. Film; Alexis Nolent tarafından yazılan ve Luc Jacamon tarafından resimlenen “The Killer” adlı grafik romandan uyarlanma. Film bizi ilk andan itibaren ; bizi kiralık bir katilin monologlarıyla baş başa bırakıyor. Katilin yanlış kişiyi vurmasıyla hikaye bir intikam filmine dönüşüyor. Filmin başrolünü Michael Fassbender canlandırırken ona Sophie Charlotte ve Monique Ganderton gibi isimler eşlik ediyor.
Dikkat! Yazının devamı spoiler içermektedir.
Spoiler yemeden film keyfi yaşamak için Netflix’te izleyebilirsiniz.
İçindekiler
ToggleFilm altı bölüme ayrılmış. İlk bölüm bizi Paris’te karşılıyor. Sandalyeden kalkan karakterimiz dışarıya kısa bir göz atıyor. Onun karşıdaki bir oteli dikizlediğini anlıyoruz. Beklerken bizimle konuşuyor, müzik dinliyor, yoga yapıyor ve tabii ki sabırla dışarıyı gözlüyor. Yönetmen oyuncuyu yüksek bir binada dışarıyı izleterek karakterini Tanrı konumuna sokuyor. Cafe’de çalışanlar, sokaklarda yürüyen insanlar… Onlar gözlenirken o kadar tepeden görüyoruz ki karakter ile birlikte onların işleyişini takip etmeye başlıyoruz.
Karakter sürekli ” Plana sadık kal. Empati gösterme. Doğaçlama yapma. Kimseye güvenme. Yalnızca para aldığın savaşta savaş.” diyerek öldürme işini rutin ve sıradan bir işmiş gibi gösteriyor. İlerleyen dakikalarda onunla sabırla beklememiz işe yarıyor ve yavaş yavaş silahını hazırlamaya başlıyor. Ancak bize işin önemini anlatırken anlık bir hata yapıyor ve yanlış kişiyi vuruyor. Hızlıca merdivenlerden inip motoruna atlıyor. Artık yükseklerde değil o da tıpkı diğer insanlar gibi sokaklarda. Kendi hayatını kurtarmak için tek bildiği yol olan öldürmeyi seçiyor. Bunun sonucunda intikam alma iç güdüsüyle çıkmaza giriyor. Artık hem kendi hem de işverenleri ile bir savaşa adım atıyor.

Karakterimiz film boyunca kendisiyle kavga etmeye devam eder. Artık yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmeye ve kararlarını sorgulmaya başlamıştır. İlk sahnelerde özgür biriymiş gibi gözüküyor. Ancak ilerleyen sahnelerde aslında görev bilincine ve vücudunu zinde tutmaya odaklı yaşayan biri olduğunu anlıyoruz. Aslında o da çoğu insan gibi şartlanmış bir şekilde hayatına devam ediyor. Vücudunu müzikle gevşetmiş, nabzını ayarlamış şekilde ggörevine odaklanmışken dans eden kadını hesaba katmayarak onu vurması kendisi için büyük bir yıkım oluyor. Patronları ona zarar vermek için peşine düşüyor. Sevdiği kadını korumak için sayısız kişiyi öldürmek zorunda kalıyor.
Filmin sonunda patronunun onu affettiği ve eşiyle mutlu bir şekilde hayatın tadnı çıkartmaya başladığını izliyoruz. Karakterimiz onca insanı öldürdükten sonra elindeki kanı siler. Mottosunu bir kenara bırakır ve sevdiği insan ile birlikte yeni bir hayata başlar. Etik açıdan baktığımızda finalde bu karaktere ne hissedeceğimiz biz seyircileri de bir ikileme sokar. Film boyunca bizimle monolog ile konuşan karakterle birlikte duygularımızda evrilmeye devam eder. Onca öldürdüğü masum insan (sekreter, taksi şoförü vs) sonunda eşiyle hayatın tadını mı çıkartmalı? Patronu tarafından başarısızlığından dolayı öldürülmeli mi? Yoksa yakalanıp cezasını hapishanede mi çekmeli?
Michael Fassbender’in oyunculuğu ile hem onu anlamakta hem de anlamamaktayız. Oyuncunun bu ikilemi güzel yansıttığını da belirtmemiz gerek. Fincher; diyalogların az olduğu filmde dikkatleri toplamanın bir yöntemini bulmuş gibi. Karakterimizin aralarda dinlediği rock şarkıları ve The Smiths gibi gruplar seyircinin odağını topluyor.. Vadettiği kara komedi kısmında biraz sınıfta kalsa da David Fincher sinemasında konuşulmaya devam edecek gibi duruyor.