

İçindekiler
ToggleKaranlık bir koğuşta 9 yaşında bir çocuk gözyaşları içinde titriyor. Az sonra içeri giren bir gardiyan, elindeki kalın sopayla çocuğun üzerine yürüyor. Bu sahne bir film setinden değil, 1980’lerin Güney Kore’sinden gerçek bir kesit. Busan Kardeşler Yurdu — resmi adıyla bir “rehabilitasyon merkezi” — aslında içinde işkencenin, zorla çalıştırmanın ve cinayetlerin yaşandığı bir toplama kampıydı. Ve bu kamp, onlarca yıl devlet tarafından örtbas edildi. Güney Kore basınının “Kore’nin Auschwitz’i” olarak andığı bu tesisin hikâyesi, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyor.

Kore Savaşı’nın yıkımından sonra Güney Kore, yoksulluk ve yetim çocuklar sorunuyla boğuşuyordu. 1960’lardan itibaren iktidara gelen askeri diktatörlükler, hızla sanayileşen ülkenin dış imajını “temizleme” derdindeydi. General Park Chung-hee yönetimi sokaklarda görülen evsizleri, çocukları ve engellileri şehrin “yoksulluk ve düzensizlik sembolleri” olarak görüyor; bunları toplumdan arındırmak için sert önlemler alıyordu.
1975’te İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı 410 numaralı genelge, şehirlerin polis teşkilatlarına her ay düzenli “süpürme operasyonları” yaparak sokaklardaki başıboşları toplama emri veriyordu. “Başıboş” tanımı o kadar muğlaktı ki kimin tutuklanacağına polis keyfince karar verebiliyordu. Yanlış yerde yanlış zamanda bulunan masum insanlar, hatta sokakta tek başına gezen çocuklar bile ailesi olup olmadığına bakılmaksızın zorla merkeze gönderildi. Büyük kentlerde gezici dilenci toplama ekipleri kurulmuştu. “Başıboşları Taşıma Aracı” yazan otobüsler Busan gibi şehirlerin sokaklarını arşınlıyordu. Busan Kardeşler Yurdu, 1960’ta mütevazı bir yetimhane olarak kurulmuş; 1975’te Busan Belediyesi ile imzalanan anlaşmayla polis baskınlarında toplanan kişilerin yollandığı resmi rehabilitasyon merkezine dönüşmüştü.

General Chun Doo-hwan 1980’de darbeyle iktidara geçtikten sonra bu “toplum temizliği” politikasını zirveye taşıdı. 1986 Asya Oyunları ve 1988 Seul Olimpiyatları yaklaşırken Chun, “olimpiyatlar başlamadan Seul sokaklarında tek bir dilenci bile kalmasın” diye talimat verdi. Bu emir tüm ülkede evsizlerin, dilencilerin ve kimsesizlerin toplama kamplarına kapatılmasını daha da hızlandırdı. Güney Kore’nin küresel sahneye hazırlanışının arka planında binlerce masumun hapsedilmesi yatıyordu.
Busan polisinin iç yazışmalarında sonradan ortaya çıkan çarpıcı bir ayrıntı vardı: Her toplanan serseri için terfi puanı kazanılıyor, özellikle Kardeşler Yurdu’na gönderilirse daha fazla puan alınıyordu. Kısacası, masum insanların hayatları bir puan sisteminin parçasına dönüştürülmüştü. Suçsuz vatandaşlar adeta birer kota malzemesiydi.
Kardeşler Yurdu’nun giriş kapısında “Çalışkanlığımızla milletimize cevap verelim” yazan bir pankart asılıydı. Öte yandan yüksek duvarların ve demir parmaklıkların ardındaki tablo tam bir cehennemdi. 1980’lerin başında yurtta aynı anda 3.000’in üzerinde kişi tutuluyordu; oysa tesisin kapasitesi yalnızca 500 kişiydi. Sekizer kişilik olması gereken odalarda 80-90 kişi barınıyor, yatacak yer bulamayanlar tuvalet köşelerinde uyuyordu. Isıtma, havalandırma ve temel hijyen koşulları bile karşılanmıyordu.
Müdür Park In-geun masrafları kısmak için profesyonel personel tutmak yerine mahkumları birbirine kırdıracak hiyerarşik bir sistem kurmuştu. Elektrikli coplar ve kalın meşe sopaları taşıyan gardiyanlar, en ufak itaatsizlikte ölümüne dayak atıyordu. İçeride 20 ayrı atölye işletiliyordu: Tutuklular sabahtan geceye kadar balık oltası, kibrit çöpü, çivi, ayakkabı ve giysi üretmek zorundaydı — karşılığında tek kuruş almadan. Ürünler Avrupa ve Japonya’ya ihraç edilirken elde edilen milyonlar müdür ailesinin cebine giriyordu. 1987’de savcıların kasada bulduğu yaklaşık 10 milyon dolarlık para bu sömürü düzeninin büyüklüğünü gözler önüne serdi.
1984’te Han Jong-seon 9, ablası 11 yaşındayken bekar babaları onları kısa bir süreliğine tren istasyonundaki polis kulübesine emanet bıraktı. Birkaç saat sonra mavi eşofmanlı üç adam çıkageldi; kardeşleri zorla bir kamyonete bindirdiler. Han korkudan ağlamaya başlayınca bir görevli tokat attı. Uyandığında demir bir kapının gıcırtısını duydu: Kardeşler Yurdu’na varmışlardı. Han çocuk koğuşuna, ablası kadınlar koğuşuna ayrıldı. Han’ın hafızasından silinmeyen bir sahne, nöbet geçirip yere düşen küçük bir çocuğun koğuş lideri tarafından “numara yapıyor” sanılarak dövülüp öldürülmesiydi. Bu, cezalandırma adı altında yaşanan sayısız trajik olaydan sadece biriydi.
Park Sunhe ise 10 yaşındayken sokakta başıboş diye zorla alıkonulmuş ve 6 yıl boyunca bu kuruma hapsedilmişti. 40 yıl geçmesine rağmen o günlerin travmasını iliklerinde hisseden Sunhe, defalarca dövüldüğünü, cinsel istismara uğradığını ve köle gibi çalıştırıldığını anlatıyor.
1975-1987 yılları arasında yaklaşık 40.000 kişi bu merkezde alıkonuldu. Resmi “başıboş” tanımına uyanlar yalnızca yüzde 10 civarındaydı; geri kalan yüzde 90’ı hiçbir suçu olmayan insanlardı. 2022 yılında yayımlanan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu raporu, 657 ölüm vakasını resmi olarak kayıt altına aldı. Cesetlerin bir kısmı gizlice toplu mezarlara gömüldü, bir kısmı kimliksiz cenaze olarak yakıldı; en vahimi ise tıp fakültelerine kadavra olarak satıldı.
Skandal 1987’de genç bir savcının ani baskınıyla gün yüzüne çıktı. Müdür Park tutuklandı, meclis soruşturması başlatıldı. Ancak arkasındaki güçlü koruyucular devreye girdi: İlk mahkeme 10 yıl hapis cezası verirken üst mahkemeler cezayı kademeli olarak indirdi. Yargıtay 1988’de Park’ı tüm insan alıkoyma suçlarından beraat ettirdi. Sonuç: İşkence, cinsel saldırı ve cinayet gibi hiçbir suçtan ceza almadı; yalnızca zimmet nedeniyle 2,5 yıl yattıktan sonra serbest bırakıldı.

2012’de Han Jong-seon, Seul’deki meclis binasının önünde tek başına bir protesto başlattı. Elinde 9 yaşındaki haline ait bir fotoğraf ve yaşadığı zulmü anlatan bir pankart tutarak tam bir yıl boyunca her gün orada durdu. Bu sessiz çığlık zamanla büyük bir harekete dönüştü. 2017’de hayatta kalanlar Busan’dan Seul’e 500 kilometrelik bir adalet yürüyüşü gerçekleştirdi; bu yürüyüş iki ay sürdü ve büyük ses getirdi. Tüm bu çabalar sonuç verdi: Güney Kore parlamentosu 2020’de özel bir yasa çıkardı ve Hakikat Komisyonu 2022’de devletin ihmalini resmen kabul etti. 2025 Mart’ında yüksek mahkeme, devletin mağdurlara tazminat ödemesi gerektiğine dair ilk kesin kararı onayladı.

Busan Kardeşler Yurdu ile Netflix dizisi Squid Game arasındaki tematik benzerlikler dikkat çekicidir. Her iki hikâyenin merkezinde de çaresiz insanların bir tuzağa kapatılması yatar. Dizideki numaralandırılmış, kimliksizleştirilmiş oyuncular gibi Kardeşler Yurdu’ndaki tutukluların da adı silinip yerini numaralar almıştı. Güçlünün zayıfı ezdiği, hayatta kalmak için diğerlerini feda etmeye zorlandığı bu düzen, kurgunun değil gerçekliğin ürünüydü. Dış dünyanın haberdar olmadığı kapalı kapılar ardında cereyan eden bu zulüm, Güney Kore’nin otoriter döneminin en ağır miraslarından biri olarak tarihe geçti.
Bugün Busan Kardeşler Yurdu kurbanlarının tek isteği hakikatin tam olarak ortaya çıkarılması ve sorumluların hesap vermesidir. Adalet bazen onlarca yıl alsa da, er geç kapıyı çalar. Bu trajedi ise güçsüzleri yok sayma tehlikesinin dün olduğu gibi bugün de sürdüğünü hatırlatan bir uyarı olmaya devam etmektedir.
Bu yazı, aşağıdaki YouTube videomuza dayanmaktadır:
▶ Güney Kore’nin En Karanlık Sırrı I Busan Kardeşler Yurdu — YouTube’da İzle